Elazığ’ın İcadiye Mahallesi’nde, Yakup Şevki Caddesi’nin Kıbrıs Şehitliği taraflarında geçen çocukluğumun ayrı bir yeri vardır bende. Mahalleye taşındığımızda henüz sekiz yaşında bir çocuktum. O dönem Savaş Sokak olarak bilinen sokağın üst köşesinde, depremden sonra yıkılan Altındişler Apartmanı’nın zemin katına taşınmıştık.
O yıllarda mahallede komşuluk bambaşkaydı. Komşuluk denilen şey, bugünkü gibi kapının önünde karşılaşınca selam vermekten ibaret değildi. Komşularımızın çocukları bizim kardeşimiz, biz de onların çocuklarından biri gibiydik. Çat kapı birbirimizin evine girer, akşamları bir evde toplanır, ertesi akşam başka bir evde otururduk. Neredeyse her gece birilerine misafir olur, onlar da bizim eve gelirlerdi.
Evimizin hemen karşısında Gazi İlkokulu vardı. Mahallenin çocuklarının büyük bir kısmı, sanırım bu okulun sıralarından geçmiştir. O zamanlar mahallede yaşayanların önemli bir bölümü Harput ve çevre köylerinden gelmiş ailelerdi. Üstelik çoğu birbirini atadan, dededen tanırdı.
Yeni tanışan iki kişinin sohbeti bile çoğu zaman şöyle başlardı:
— Nerelisin?
— Şuralıyım.
— Şuranın neresindensin?
— Kimlerdensin?
— Filancalardanım.
Birkaç soru daha sorulur, sonunda mutlaka bir yerden bir akrabalık, tanışıklık veya ortak geçmiş çıkardı.
— Ahan, şimdi tanıdım. Benim dedem senin dedenle şu işte çalışmışlar…
Böylece daha birkaç dakika önce tanımadıkları insanla geçmişten gelen bir bağ kurulur, sohbet koyulaşır, dostluk daha o anda pekişirdi.
Hafta sonları ise mahallece bir araya gelinir, Harput’a çıkılırdı. Harput, yalnızca gezilecek bir yer değil, bizim için adeta mahallenin ortak buluşma noktasıydı. Türbeler tek tek ziyaret edilir, dualar edilir, ardından Balakgazi Parkı’nda piknik havasında yemekler yenirdi. Akşam olunca da hep birlikte eve dönülürdü.
Biz çocuklar ise Harput’tan aşağıya çoğu zaman yürüyerek inmeyi tercih ederdik. Hem de güle oynaya…
Harput’un sözlü kültüründe mizahın, gençlik yaramazlıklarının ve halk inanışlarının önemli bir yeri vardı. Bizim mahallede de bunlardan bolca bulunurdu. Bunların içinde en çok ilgimizi çekenlerden biri, harap bir yapı içerisindeki yatır olduğuna inanılan yerle ilgili anlatılanlardı.
Mahallede, o yıkık evin içinde mübarek bir zatın yattığına inanılırdı. Bazı geceler evin içerisinde yeşilimsi bir nur ışığının dolaştığı söylenirdi. Uzaktan görenler, o ışığın bir nur olduğuna; ışıkla birlikte hareket eden gölgenin de mübarek bir zat olduğuna inanırlardı.
Dedikodu kısa zamanda bütün mahalleye yayılmıştı.
Biz ise çocukluk işte…
Merak deseniz tavan yapmış, yaramazlık deseniz sınır tanımıyoruz.
Bir gün kafaya koyduk; bu yatır her kimse, onu yakalayacaktık.
Geceleri evi gözetlemeye başladık. Planımız basitti. Işığı ilk gören çocuk diğerlerine haber verecek, biz de hep birlikte eve girip bu mübarek zatı yakalayacaktık.
Sonunda beklediğimiz gece geldi.
Yine o yeşilimsi ışık görüldü.
Haber mahallede çocuklar arasında hızla yayıldı. Sokağın bütün çocukları sessiz sedasız toplandık. Sonra hep birlikte yıkık eve girdik.
Ama içeri girdiğimizde gördüğümüz manzara karşısında neye uğradığımızı şaşırdık.
Karşımızda mahallemizin Ahmet Abisi oturuyordu. Yanında da daha önce hiç görmediğimiz birkaç arkadaşı vardı. Oturmuş, kendi hallerinde bir şeyler yiyip içiyorlardı.
Yedikleri şey leblebi ve peynirdi.
Ellerinde ise gazete kâğıdına sarılmış şişeler vardı.
O zaman ne içtiklerini tabii ki bize söylemediler.
Bir de yanlarında löküs lambası vardı. Lambanın yeşilimsi ışığı, uzaktan bakıldığında gerçekten de insanın hayal gücünü harekete geçirecek cinstendi.
Meğer Ahmet Abi ve arkadaşları, ihtiyaçlarını gidermek için evin başka bir bölümüne gidip geliyor, ellerindeki löküs lambası da karanlıkta onlara yol gösteriyormuş.
Mahallelinin uzaktan gördüğü ise bambaşka bir şeydi.
Onlara göre evin içinde yeşil bir nur dolaşıyor, o nurla birlikte de mübarek bir zat hareket ediyordu.
Biz çocuklar gerçeği öğrenince bütün gizem bir anda ortadan kalkmıştı.
Ahmet Abi bizi o gün usulen oradan uzaklaştırdı. Bir de kimseye gördüklerimizi anlatmamamız konusunda sıkı sıkı tembihledi.
Biz de söz verdik.
Ve gerçekten de söylemedik.
Bir de mahallemizin yaşlı delikanlılarından, Elazığ’ın Çilesiz ailesi mensubu Hüseynikli Kemal Çilesiz abimiz anlatmıştı:
“Gençken biz çok hızlıydık. Delikanlı çağlarımızdı. Bizim Harput’ta mübarek kabristanlar çoktur; Murat Baba, Arap Baba, Tayyar Baba, Üryan Baba gibi…
Harput’un eteklerinde zaman zaman eğlenceler düzenler, bir güzel kafayı da çekerdik. Bu eğlencelerde de genellikle millet uyanmasın diye, halk arasındaki adıyla tosbağaları (Kaplumbağa) toplar, sırtlarına birer mum diker, yakardık.
Tosbağaları ortaya salınca, sırtlarındaki mum ışıklarıyla ağır ağır gezmeye başlarlardı. Onlar karanlıkta ışıklarıyla dolaşırken biz de eğlenmemizi sürdürürdük.
Sabah olduğunda ise halk arasında bir dedikodu yayılırdı:
‘Harput’taki mübarekler bu gece nur ışıklarıyla geziyorlardı. Gözlerimizle gördük!’
Biz de uzaktan bu sözleri duyup kendi kendimize gülerdik.”
Ne güzel günlerdi…
Harput’un geceleri, gençlerin yaramazlıkları ve halkın inanışları birbirine karışır; bir gecelik eğlence, ertesi sabah koca bir şehir efsanesine dönüşürdü.
Yıllar sonra bir araya geldiğimizde o günleri hatırladıkça hâlâ güleriz. Bir zamanlar mahallede herkesin diline dolanan “mübarek Zat’ın aslında Ahmet Abi ile arkadaşlarının gece sohbeti ve bir löküs lambasından ibaret olduğunu, Harput’ta gece nur ışıklarıyla gezen mübareklerin sırtlarındaki mum ışıklarıyla ağır ağır gezen Tosbağalar olduğunu artık hepimiz biliyoruz.
Çocukluk işte…
Bazen bir mahallenin efsanesini kurar, bazen de o efsanenin sırrını kendi ellerimizle çözeriz.
Ama geriye, yıllar geçse de anlatmaktan bıkmadığımız güzel bir hatıra kalır.
Saygılarımla…
