“Mardin’de tarih dimdik yaşıyor, Harput’ta ise sadece dramatik bir anısı kalmış…”

Eski fotoğraflara bakıyorum; Harput’un o heybetli, yoğun ve katman katman yükselen konaklarını, medreselerini, sokak aralarından göğe doğru uzanan o muazzam şehir dokusunu seyrediyorum. Sonra gözlerimi bugünkü Harput’a çeviriyorum… Koca bir mazi yok olmuş; geriye rüzgârın estiği boş tepeler, birkaç restore edilmiş yapı, seyir terası ve türbe tabelaları cenneti kalmış.

O fotoğraflardaki görkemli konakların, sokak aralarından yükselen muazzam şehir dokusunun hesabını sormak istemeyen var mıdır acaba?

Bugün ne yazık ki Elazığ’ın gözbebeği dediğimiz Harput, canlı bir şehir olmaktan çıkmış; altı beton, üstü çay bahçesi bir “seyir tepesine” dönüştürülmüştür.

Peki ya Mardin?

Bir dönüp komşuya bakın!

Mardin sokaklarında yürürken taşın diliyle konuştuğuna, tarihin zamana direnip dimdik ayakta kaldığına şahit oluyorsunuz. Esnafı, kafeleri, tarihi otelleri ve sokaklarında yankılanan insan sesleriyle Mardin, geçmişini bir müze camının arkasına hapsetmemiş. Turist Mardin’e geldiğinde sadece bir manzarayı seyretmiyor; o tarihin içinde bizzat kayboluyor, çayını o tarihi konakların gölgesinde içiyor.

Peki, Harput’ta durum ne?

Sormak lazım aslında; Harput’a gelen bir turist iki türbe gezip, tepeden Elazığ’a bakıp, bir bardak çay içip gitsin diye mi bunca tantana?

Biz tarihi korumayı sadece birkaç dini yapının tozunu almaktan, geriye kalan koskoca medeniyeti yok oluşa terk etmekten ibaret mi sandık? Yoksa…

Elbette türbelerimiz, manevi değerlerimiz başımızın tacıdır; Harput’un ruhudur. Ancak bir şehri “şehir” yapan; onun sivil yaşamı, sokak kültürü, mimari bütünlüğü ve insanıyla kurduğu bağdır. Biz Harput’un asırlık kimliğini yok edip burayı bir piknik alanına çevirirken, Mardin o kimliği sırtlayıp bölgenin kültür turizmi başkenti oldu.

Buradan hakkını teslim etmemiz gereken noktalar da var elbette. Son yıllarda yapılan kazı çalışmaları, Harput Kalesi’ndeki gayretler, müze projeleri son derece kıymetlidir. Ancak sadece taş duvarlar veya türbe levhaları bir kenti yaşatmaya yetmez.

Çuvaldızı başkasına değil, en çok kendimize batırma zamanı geldi de geçiyor.

Harput’u hak ettiği yere taşımak istiyorsak eğer dünün enkazı üzerinde çay içip “Ah nerede o eski Harput” edebiyatı yapmayı bırakmak zorundayız. Yerel yönetimler, mülki idare ve bu şehrin insanları şapkayı önüne koymalıdır. Harput’un kaybettiğimiz sokak kültürünü ve sivil mimari kimliğini dünün fotoğraflarından okuyup bugüne yeniden kazandırmak zorundayız.

Aksi takdirde, Harput’un o eski heybetli dokusu ihya edilmediği sürece, buraya gelen her turist iki türbe gezip bir bardak çay içtikten sonra aynı şeyi söylemeye devam edecektir: “Mardin’de tarih yaşıyor, Harput’ta ise sadece anısı kalmış…”

Saygılarımla…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir