Gözlerini Bir Genelevde Açmak!

“Fransız genelevinde 20 yıldır çalışan bir kadın odasında intihar eder ve elindeki notta; ‘Ben diğer fahişelerin bu işi para karşılığında yaptığını yeni öğrendim’ yazar…”

Yazar Nihat Genç, 12 Eylül 1980 askeri darbesi öncesinde içinde bulunduğu Ülkücü hareketten kopuşunu, ruhunun yaşadığı o devasa kırılmayı bu sarsıcı fıkrayla anlatır.

İlk duyulduğunda kara mizah gibi gelen bu hikaye, aslında bir insanın hayattaki en büyük trajedisini barındırır: İllüzyonun yıkılışı ve kutsal sayılan bir aidiyetin aslında kaba bir ticaret olduğunun anlaşılması.

İntihar eden o Fransız kadın, yirmi yıl boyunca bedenini teslim ettiği o soğuk odalarda fahişeliği bir “meslek” ya da “para kazanma aracı” olarak görmemişti. Onun dünyasında bu, belki de hayatın doğal akışı, bir varoluş biçimi, hatta adanmış bir ritüeldi. Çevresindeki herkesin aynı şeyi yaptığını görerek büyümüş, meseleyi ulvi bir zemine oturtmuştu. Ta ki o paraların ceplere girdiğini, o yatakların sadece birer ticari tezgah olduğunu fark edene kadar. O an, geçmiş yirmi yılın tüm anlamı bir anda lağıma karıştı. Ölüm, o utançtan daha hafifti.

12 Eylül öncesinin o karanlık, kanlı ve fırtınalı günlerinde, binlerce genç sokaklardaydı.

Sağdan ya da soldan…

Yaşları henüz yirmi bile olmayan bu çocuklar; vatanı kurtarmak, adaleti getirmek, büyük bir davanın neferi olmak için namluların ucunda yaşıyorlardı.

Nihat Genç de o çocuklardan biriydi. Onlar için bayrak, marşlar, semboller ve sloganlar hayatın ta kendisiydi. Ortada mukaddes bir kavga vardı ve bu kavga uğruna ölünürdü.

Sonra darbe oldu.

Zindanlar doldu, işkence tezgahları kuruldu, darağaçları hazırlandı. Ve o mahpushane köşelerinde, o meşhur “karıştır-barıştır” koğuşlarında ya da mahkeme salonlarında bir gerçek fısıldandı çocukların kulaklarına.

Gençlerin “vatan kurtarma” adını verdiği o kutsal savaşın, aslında küresel güçlerin, içerideki koltuk sevdalılarının ve derin odakların yazdığı bir senaryodan ibaret olduğu ortaya çıktı. Onlar kan dökerken, birileri iktidar koltuklarını sağlamlaştırıyor, birileri yeni düzenin muhasebe kayıtlarını tutuyordu.

İşte Nihat Genç’in kastettiği trajedi buydu.

Biz bu işi vatan için, bayrak için, Allah için yaptığımızı sanıyorduk; meğer yukarısı bu işi “para karşılığı”, yani güç, makam ve siyasi rant için yapıyormuş.

Bu uyanış, bir insanın yaşayabileceği en ağır zihinsel intihardır. İnandığın her şeyin koca bir yalan olduğunu, en temiz duygularının piyon olarak kullanıldığını anladığın an, içindeki o saf çocuk ölür.

Nihat Genç ve onun gibi düşünenler, o gün o ideolojik genelevin duvarlarına baktılar. Kendilerinin “aşkla” ve “adanmışlıkla” savunduğu o değerlerin, liderler ve sistem tarafından nasıl bozuk para gibi harcandığını gördüler. Diğerlerinin bu işi “para karşılığı” yaptığını, yani her şeyin arkasında soğuk bir pragmatizm olduğunu anladıklarında artık hiçbir şey eskisi gibi olamazdı.

Bugün de dönüp etrafımıza baktığımızda, o Fransız kadının notunu her köşe başında görebiliyoruz zaten.

Hâlâ bir davanın peşinden samimiyetle koşan, ama yukarının ihale hesaplarından habersiz olan temiz insanlarda,

Siyasi sloganları kutsal metin gibi savunan, ama savunduğu kişilerin lüks hayatlarını görmezden gelen kitlelerde…

Trajedi hiç değişmiyor.

Dünya sahnesi, adanmış ruhların, tüccarlar tarafından ucuza kapatıldığı bir pazar yeri olmaya devam ediyor.

Hayatını vatana ve cumhuriyete vakfeden büyük savaşçı, gerçek aydın, yazar Nihat Genç’in hikayesi, sadece bir geçmiş muhasebesi değil; ideolojilerin körleştirici ışığına karşı her dönemin insanına fırlatılmış sert bir uyanış tokadıdır.

Çünkü en acı ölüm, bedenin ölümü değil; uğruna ömrünü verdiğin değerlerin aslında koca bir yalandan ibaret olduğunu anladığın o saniyedir.

Saygılarımla…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir