Elazığ!
Sen eskiden bir şehirdin be…
Şehir değil, şefkatli bir ablaydın adeta; tozun samimiydi, çamurun komşuluk kokardı.
Şimdi bakıyorum da her yer asfalt, her yer beton olmuş. Ama insan yok!
Asfalt var, ama üzerinde yürüyen “WhatsApp grubu üyeleri” var sadece.
Sürsürü’den Doğukent’e kadar uzanan bir beton yaylası olmuşuz, üstünde de “görsel paylaşıp duygu kasan” modern göçebeler geziyor.
Eskiden mahalle kültürü vardı Elazığ’da.
Aksaray, Nail Bey, Rizaiye, İcadiye, Seko, Mustafapaşa …
Bir tabak aş gelir, üstüne de “Allah kabul etsin” denirdi.
Şimdi asansörde “merhaba” diyene bile şüpheyle bakıyoruz.
Biri hapşırsa, “çok yaşa” demek yerine önce Google’a yazıp “Asansörde yabancıya ‘çok yaşa’ demek güvenli mi?” Diye soruyoruz.
Apartman aidatları uçmuş, ama insaniyet sıfır!
Yahu komşuluk dediğin, “kapıyı tıklatmadan girebilmekti.”
Şimdi kapıyı çalsan, içeriden ses geliyor; “Kargo musun, ne istiyorsun?” diye.
Hastane Caddesi’nden Hozat Garajı’na inerdik, yanık salçalı köftenin kokusu sinerdi üstümüze.
Şimdi o kokunun yerinde tiktok canlı yayınında sucuk burger var.
Eskiden “açık hava mangalıydık”, şimdi “kapalı devre kokusuz toplum” olduk.
Bir köfteci doğru düzgün kalmadı ama her köşede “lüks döner konsepti” var.
Kardeşim, dönerin konsepti mi olur?
Ekmek arası et işte!
Hadi hadi!
PTT Meydanı’nda çağalar havuza girerdi, şimdi kimse kimseye , herkes birbirini “story”liyor.
Birine “ne güzel gülüyorsun” desen, “paylaşım izni var mı” diye soruyor!
Biz o zamanlar anı çekerdik, şimdi algoritma çekiliyor.
Sokaklar çocuk sesinden değil, bildirim sesinden inliyor.
“Ding!” biri yine like attı.
Oh, Elazığ da rahatladı (!)
Bakırçılar Çarşısı’nda “tık tık tık” sesleri arasında büyüdük.
Şimdi o sesin yerinde “POS cihazı çalışmıyor” diyen bir kasiyer var.
Eskiden sıcak bakır dövülürdü, şimdi klima altında “bir kahve de bana ısmarlasana” diyen influencer gençler dövülüyor.
Harput’tan şehre bakınca içimiz ısınırdı.
Şimdi bakınca “satılık arsa, manzaralı daire, temelden satış” yazıyor.
Harput dua ederdi, biz tapu peşine düştük.
O dua kokusu gitti, yerine “kira ne oldu?” sorusu geldi.
Eskiden Elazığ’ın delisi vardı; zararsız, yürekli, samimi…
Şimdi herkes “mantıklı” görünüyor ama birbirinin hakkını yerken yüzü bile kızarmıyor.
O eski deliler saf altındı, şimdikiler “kripto para delisi”.
Kuyumcular önünde esans kokardı hava, şimdi “Dubai parfümü” diye şişelenmiş plastik nostalji satılıyor.
Tespih dizen amcalar yok, “keşke dizilerde tespih çevirsem” diyen fenomenler var.
Açık fırında tepsiyle yemek taşıyan ustaların yerini, “paket serviste 45 dakika bekledim” diye şikayet eden vatandaş aldı.
Eskiden “gel bi çay iç” davetiydi, şimdi “DM’den yaz” bahanesi!
Biz muhabbetle büyüdük, şimdiki nesil “bildirimle.”
Bir çay demlemenin, bir selam vermenin bile retro sayıldığı günlerdeyiz.
Yine de umutsuz değilim.
Bir gün biri çıkacak, Karaçalı çeşmesinden bir tas su içecek, yüzünü silecek ve diyecek ki; “Ula Elaziz… Sen eskiden de güzeldin ama, ben seni bu halinle de severim.”
O gün geldiğinde, belki biz de şehri değil de insan olmayı yeniden hatırlarız.
Çünkü mesele Elazığ’ın değil, bizim “kalbimizin kentsel dönüşümünde.”
Eskiden Elazığ insan kokardı, şimdi kokusuz deterjan gibi olduk.
Ama belki, bir sabah Harput’un ayazında burnumuz sızladığında, anlarız ki hâlâ içimizde tüten bir köz var.
Yeter ki rüzgârı “Wi-Fi”den değil, vicdandan estirelim!
