RENKSİZ TELEVİZYONLARIN MASUMİYETİ

RENKSİZ TELEVİZYONLARIN MASUMİYETİ

Renkli televizyonlarla 80’li yıllarda tanıştım. Comadore 64’le de 80’li yılların sonunda. Amstrad bilgisayarlar 80’li yıllarda gözdeydi. Ama oldukça pahalıydı. Jeton atıp telefonla konuşmaya da 90’lı yıllarda başladık. Jeton yutturan ve telefon kulübesine vurup jetonu düşürmeye çalışan kaç kişiyiz. Atari oyunları gözdeydi. Dövüşlü oyunlarda seçtiğimiz karakterlerin yenilgisini hazmedemezdik. Bankamatiklerle yeni tanıştığımız da bu para buradan nasıl çıkar diye düşünmüyor değildik. Akademik araştırmalarda klişe İngilizce mektuplarla literatür istediğimizde pullu zarfların puluna içindekinden daha ehemmiyet verdiğimiz günlerde yok değildi. Herkesin bir koleksiyonu vardı. Pul koleksiyonu yapmak modaydı. Peçete koleksiyonu yapanlar, kâğıttan bebekle oynayan kız çocukları, o dönemde göze çarpardı. Sakız içinden çıkan resimli futbolcuları biriktirmeyen de yoktu. Pele, Zico, Socrates, Dino Zoff, Rossi, Eder gözdelerimizdi. Teksas ve Tombix, Bonanza, Kızılmaske, Örümcek adam, Zorro sevdiğimiz kitaplardı. Renkli televizyonlar çıktığında buz pateni izlemeye bayılırdık. Renkler birbirine karışır, herkes kimin televizyonu daha iyi muhabbeti yapardı. Philips, Grundig, Siemens meşhurdu. Ama en meşhuru ve pahalısının Sony olduğu söylenirdi. Ceyar ve Suelin’ı, Baby’i bilmeyen yoktu. Kara şimşek gününü iple çekerdik. Küçük ev dizisinde duygulanırdık. Kuşlar dizisinde ise korkardık.  Bir de Kunta Kinte vardı. Bizlerin ırkçılığa ve kölelik zihniyetine başkaldırışımızın simgeleriydi belki. O joplandığında, sanki bizi jopluyorlardı.

Çağrı filmi çıktığında, o filmi seyretmenin manevi bir görev olduğunu hissederdik. Kaç kere izledin sorusuna verilen çok izledim cevabı manen rahatlatırdı. Kin Kong büyük ama sevimliydi. Siyasilerimiz neşeliydi. Demirel, Erbakan, Ecevit, İnönü, Türkeş, Özal aileden biri gibiydi. Sonraları güzel başbakan Tansu abla ve her eve lazım bilgin gözlüklü Mesut Yılmaz. Savaş canlı olarak anlatıldığında heyecanlanırdık. Irak işgalini maç izler gibi seyreder, Star TV ile özel televizyona geçiş yapardık. Eskinin öğretmenleri daha ciddiydi ya da bize öyle gelirdi.

Eurovision şarkı yarışmaları milli mücadele görevi gibi hissedilirdi. Az puan veren ülkelere veryansın yapar, Türk düşmanı olduklarını kasıtlı olarak düşük puan verdiklerini düşünerek üzülürdük. TRT’de maçları izler, Pazar akşamları yatma numarası yaparak, ertesi günün okul olduğunu bilerek, haftanın gollerini izlerdik.

Her evde, kablolu ev telefonları vardı. Numaraları çevirmek bir el mahareti isterdi. Lokantaya gitmek lüks bir eylemdi. Muz yemek oldukça lükstü. Yenidünya gibi meyveler çok bilinmezdi. Kivi literatürde bile yoktu. Bilye oyunları gözdeydi. Kola içen nadirdi. Onun yerini taze vişne suyu almıştı. Dondurmaların salepleri bir başka güzeldi. Ankara gazozu içen şanslıydı.  Yılbaşında ve bayramlarda kart seçilir, yazılır ve postaya verilirdi. Kartlarda ilin önemli sayılabilecek özelliklerini simgeleyen kartları seçerdik. Postacı mektup getirdiğinde çok memnun olunurdu. Kartlarda mürekkep izleri sevgi, iyi niyet ve samimiyet kokardı. Okuyan her eve gazete girerdi. Kâğıt kokusu alınırdı. Her okuyan evde kitaplık vardı. Ansiklopedi olmayan ev yoktu. Sağlık ansiklopedilerinden hastalık teşhisi yapılırdı.  Özel okul yoktu. Herkes okumak için eşit şansa sahipti. Çok katlı bina az, su kaynakları boldu. Çok zengin insana rastlamazdık. Aç insan da azdı. Sinemalar en gözde eğlence mekânlarıydı. Lüks bir eylemdi. 90’lı yıllarda bilgisayarlarla tanıştık. İnternet ile tanıştığımızda çok şaşırmıştık. Cep telefonu ilk çıktığında ilk renkli televizyonun çıktığı günler gibi lüks ve ulaşılmazdı. Sonra herkesin elinde bir cep telefonu olmaya başladı. Hayat mecmuaları ve içindeki artistler ilgimizi çekerdi. Kerpiç evler güzeldi. Soba ve gazlı lambalar, deri yayık tulumları ilginçti. Salatalık yiyen kediler bile vardı. Kedi, köpek maması yoktu ya da biz bilmezdik. Fotoğraf makinası herkeste yoktu. Walkman ve fotoğraf makinası olanlar şanslıydı. Radyo ve kasetçalarlar büyük ışıklı gösterişliydi. Pazar günleri, Pazar konseri başladığında canımız sıkılmaya başlar ve kasvete düşerdik. Cenk Koray ve Erkan Yolaç’ın saatini iple çekerdik.

Renkli dünyada, renksiz televizyonların dönemine gitsek daha iyi mi olurdu acaba? Çosçocuk olurduk belki, dünya daha masum olurdu.

Lütfen Paylaş