Liyâkat, ehliyet ve fasulye…

Liyâkat, ehliyet ve fasulye…
İnsanlar gerek kendisi, gerekse yakın çevresi ve içinde yaşadığı toplum için; yap(a)madıklarıyla da yaptıklarıyla da, söyledikleriyle de, söyle(ye)medikleriyle de hem güne hem de geleceğe olumlu yahut olumsuz ma’nâda tohum atar, zemin oluşturur, kayıt düşer, iz bırakır; böylece bir nev’î, istikbâl(ler)ini, kader(ler)ini belirler(ler).
Bugün dünki, yarın bugünki, istikbâl mazide ekilmiş meyvelerin hasat edildiği zamanı yaşar, idrâk eder insan…o yüzden zaman tarlasında kendi yetiştirdiği acı ya da tatlı meyveleri devşirdiği idrâkiyle ve ona göre bir yol çizmeli kendine insan.
Cengiz Han’a atfen bir söz var, mühim;
“Sakın bir çiviyi küçümseme. Bir çivi bir nalı, bir nal bir atı, bir at bir komutanı, bir komutan bir orduyu, bir ordu koca bir ülkeyi kurtarır”
Paslı bir çivi de bir nalı düşürebilir, nal atı, at komutanı, komutan orduyu…
Nasıl ki, gömleğin bir düğmesi yanlış iliklendiğinde geri kalanlarını doğru olmayan ilik karşılıklarına mecbur bırakıyorsa, toplumdaki bir kişi bir çok kişiyi, bir durum bir çok durumu, bir an bir günü belki yılları etkiliyebiliyor ve mecrâ değiştirtebiliyor…
Tavşan tersi gibi kokmaz/bulaşmaz, kedi tersi gibi lâzım olunca işe yaramasın diye götürüp denizin ortasına yapanlar, kendini kuru fasulyeden ni’met (haşa fasulyeden, veciz olduğu içün kullanıldı) sayanları, kendini alternatifsiz zannedenleri, kedi iken aynada kendini aslanmış gibi seyredenleri,  bir iğne dürtmelik havası olan şişmiş balon gibi kibirli dolaşanları…”kerameti kendinden menkul” asalakları gördükçe, insana ve sarraflarına daha çok ihtiyacımız olduğunu anlıyor insan.
Ahlâk ve edepten yoksun, kendini beğenmiş ve vazgeçilmez tek zannedenlere sadece ve sadece ehliyeti sebebiyle fırsat ve imkân vermemek gerektiğini öğretiyor insana akmakta olan zaman…
Liyâkat önemli tabiki, ancak her ehliyet sahibi de liyâkatlı mı diye iyice irdelemeden, imkân ve fırsatlar sunulmamalı…
Değilse, ayaklar hemen baş olmaya yelteniyor, ağırdan almaya, ağırdan satmaya başlayıveriyorlar…
İnsanlık tarihi adam müsveddelerinin hikâyelerini de yazıyor, “adam gibi adam”ların da…
Bir kaşık suda fırtına koparan hatta boğulanları da biliriz, kasırgaların kökünden sökemediklerini, kulaç atıp derya geçenlerini de gördük, biliriz…göstermelik ve hesaplı ucuz bir kahramanlık gösterisinin kaymağını elli altmış sene boyunca yiyenleri de iyi tanırız…uzun soluklu çaba ile kazanılan güven ve itibarılarını, bir anda harcayanlara da rastladık…
Köprüyü geçene kadar kedi, karşı kıyıya varınca aslanmış gibileri de unutmuyoruz…umursamıyoruz !
Kibre ve kendini beğenmişliğe bizim dükkânda yer yok, terazimiz insanı insanlıkla tartar, değilse başka kapıya !
Hayat ve içindekiler, ehliyet, faaliyetlerimiz, ilişkilerimiz ve sair…hepsi emanetimiz, egoist yaklaşımlara feda edilemez, emanete hiyanet ise affedilemez.
Ahlâk ve edeb ehliyeti kaplamıyorsa, ehem ve mühim idrâk edilemiyorsa, bu gibiler bizden üç adım geride dursun…
Hülasa-i kelâm; küçük adamlar hesaplarında boğulmamaya dikkat etsinler, fedakâr ve önder  insanlara sâye etmesinler, eteklerinde namaz kılınan tahir giysilileri şahsi menfaatleri içün kullanmasınlar, bilsinlerki onların sâye(gölge)leri bile çoğu kez yeter de artar, unutmasınlar !
Bazıları; şan dersinden geçemeyenler, üst perdeden, baritondan, seslenilmeden anlayamıyor, kendi tenor sesini bariton zannediyor !
Çoğu kez susuyorsak, hoşgörüyorsak, görmezden geliyorsak, zamana bırakıyorsak; kemâlimizdendir, akl-ı selimimizdendir, edebimizdendir, uzgörümüzdendir, sakın ha saflığımızdan zannedilmeye !
Cemâlimizin celâli de var, vesselâm !
Bir fıkra ile mevzuyu sonlandıralım;
Tavuklardan korkup kaçan bir deli meğer  kendini darı zannediyor, nerede tavuk görse köşe bucak kaçıyormuş.
Akıl hastanesine tedavi içün yatırılmış, tedavisini yapan hekim iyileştiğine kanaat getirip, hastaya sormuş:
-Artık darı olmadığını anladın değil mi evlâdım.
-Evet, darı olmadığımı iyice anladım doktor bey, ben darı değilim.
Bu cevabı alan hekim taburcu işlemlerini başlatır, hasta taburcu edilir.
Bir zaman sonra aynı kişi kan ter içinde koşarak hekime gelir ve telaşla:
-Doktor bey,  ben darı olmadığımı artık biliyorum da bundan tavukların haberi var mı ? Sormayı unutmuşum !
Her gördüğünü yiyebileceği darı zanneden tavukları da akıl hastanesine göndermeli mi, ne dersiniz !?
Lütfen Paylaş