Solda Sıfır, Gül Yaprağı ve Suskunlar Meclisi…

Solda Sıfır, Gül Yaprağı ve Suskunlar Meclisi…

Timurlu soyunun son büyük hükümdarı olan Hüseyin Baykara, Türk kültürünün parlak bir düzeye ulaşmasında önemli rol oynamış olması ve Türk dilini ve kültürünü korumasıyla tanınır, Sultan Baykara Çağatay Türk Edebiyatı ve Türkçe’nin itibarının hükümdârlığı döneminde artmasını sağlamıştır.

Hükümdar Baykara, Türkçe bir divan yazmış, şiirlerinde Hüseynî mahlasını kullanmış, küçüklüğünden itibaren birlikte büyüdükleri çocukluk ve mektep arkadaşı Ali Şir Nevâi ile Türkçe’nin devlet ve edebiyat dili olması için çalışmış, Türkçe yazmayı emreden ferman çıkarmıştır.

Hüseyin Baykara bilgin, şair ve hattat olması yanında bestekâr bir musikişinastır. 37 yıllık hükümdarlığı sırasında san’ata ve sanatçılara büyük destek vermiş, şair, ressam ve tarihçilerin de arasında bulunduğu pek çok ilim adamını himaye ederek Herat’ı bir kültür ve sanat merkezi hâline getirmiştir. Himaye ettiği âlimlerin başında  divan beyi nişancısı ve nedimi olan Ali Şîr Nevâî ile ünlü mutasavvıf şair Mollâ Mevlânâ Abdurrahmân-ı Câmî gelmektedir.
Mevlânâ Molla Câmî (Abdurrahman bin Nizameddin Ahmed), Horasan’ın Câm şehrinin bir kasabasında doğmuştur. İlk tahsilini babasından alır, babası Herat Nizâmiye Medresesi’nde müderrislik yapmış bir zattır.

Câmî, ünlü bilginlerin derslerine devam eder. Daha sonra Uluğ Bey zamanında büyük bir ilim merkezi haline gelen Semerkant’a giderek orada dokuz yıl kalır. Keskin zekâsı, yeteneği, ilmî meseleleri anlatma gücü ve görüşünü çok açık olarak ortaya koyabilme kabiliyeti sayesinde herkesin hayranlığını kazanmıştır. Ünlü astronomi ve matematik âlimi Ali Kuşçu Herat’a gittiğinde Câmî’ye astronomiyle ilgili zor sorular sormuş, cevabını hemen alınca hayranlığını gizleyememiş, onunla riyâzî meseleler üzerinde çalışmalar yapmış ve kendisini takdir etmiştir.

Mevlânâ Abdurrahmân Câmî’nin ilmî ve mânevî yönüyle zirvede olduğu yıllar Timur İmparatoru Sultan Hüseyin Baykara dönemidir (1470-1505). O, sultanların ve saray ileri gelenlerinin kendisine sonsuz hürmeti olmasına rağmen hiçbir zaman hükümdarlara hoş görünmeye çalışmamıştır. Câmî, ilim ve sanat hâmisi Hüseyin Baykara gibi hükümdarları övmekle birlikte asla aşırılığa kaçmamış, metihlerinde kişileri hayra teşvik edici ve eğitici bir üslûp kullanmıştır. Sultan Hüseyin Baykara da kendi devrinin âlim ve şairlerini anlattığı risâlesinde Câmî’den büyük bir övgüyle bahseder. Sultan Hüseyin Baykara Mevlânâ Abdurrahmân Câmî için bir medrese yaptırır, Câmî orada dersler okutur, talebe yetiştirir. Muhyiddin İbni Arabi’nin eserlerini şerh etmesiyle de bilinir Mevlânâ Abdurrahmân Câmî…

Câmî, sadece Mâverâünnehir ve Horasan’da tanınmakla kalmamış, Hindistan’dan Balkanlar’a kadar uzanan geniş bir alanda sultanların, âlimlerin ve şairlerin saygısını kazanmıştır. Anadolu Türkleri arasında da “Molla Câmî” olarak bilinir.

Fâtih Sultan Mehmed, Câmî’yi hacdan dönerken İstanbul’a davet etmek için Hoca Atâullah Kirmânî’yi 5000 altın hediye ile Halep’e gönderdiyse de Kirmânî varmadan az önce Câmî oradan ayrılmış olduğundan bu davet gerçekleşmemiştir. Fâtih ikinci defa yine değerli hediyelerle Câmî’ye bir elçi gönderip ondan kelâmcılar, felsefeciler ve mutasavvıfların görüşlerini mukayese eden bir eser yazmasını istemiş, bunun üzerine Câmî “ed-Dürretü’l-fâḫire” adlı eserini kaleme almış, ancak eser kendisine sunulmak üzere gönderildiğinde Fâtih vefat etmiştir. Câmî’nin divanında Fâtih Sultan Mehmed’in fetihlerini anlatan mesnevi tarzında bir şiiri yer almaktadır.

Fâtih’in oğlu II. Bayezid ile Câmî arasında karşılıklı yazılmış mektuplar, sultanın ona karşı saygı ve sevgi beslediği anlaşılmaktadır. Câmî II. Bayezid’in bir mektubuna bir kaside ile cevap vermiş, başka bir kasidesinde de onu övmüştür.

Câmî’nin, Baykara devrinin emîrlerinden Ali Şîr Nevâî ve Süheylî gibi şairlerle de yakın dostluğu vardır.Câmî vefat ettiğinde cenazesi, başta Sultan Hüseyin Baykara ve Ali Şîr Nevâî olmak üzere devrin bütün ileri gelenlerinin iştirakiyle kaldırılır.

★★★

Mevlânâ Abdurrahmân Câmî’nin bir çok hikmetli sözünden bir kaçı şöyledir:
-“Akıl dışında olan şeyler, keşif ve müşahedeyle, kalp gözü ile anlaşılır. Akıl bunları anlayamaz.”
-“Bir’i iste, Bir’i oku, Bir’i ara, Bir’i gör, Bir’i anla, Bir’i söyle…”

-“Seninle cevheri bir olmayan bir kimse ile oturma, sohbet için mutlaka cevherlerin birliği lazımdır…”
-“Allah dostları ile bir an beraber kalıp sohbet etmek, cehl u gafletle yüz sene takvaya çalışmaktan evlâdır!”
-“Üç zümreye, üç şey çirkin düşer: Padişahlara sertlik, âlimlere mal sevdası, zenginlere cimrilik…”
-“Cihanın seni aziz etmesine pek de aldanma. Çünkü aziz etmiş olduğu kimseleri tekrar hakir ettiği çok görülmüştür.”Mevlânâ Abdurrahmân Câmî’nin, Ali Şîr Nevâî  ile birlikte toplumun ilim ve irfan yönünden yetişmesi için çaba ve hizmetleri olmuştur. Ali Şîr Nevâî  ve Câmî eserler vererek mensup oldukları cemiyetleri aydınlatmaya çalışmışlardır…

Mevlânâ Abdurrahmân Câmî’ye bir gün bir zat gelir:
-“Bana öyle bir şey öğret ki kalan ömrümde onu yaparak cenabı Hakk’ın rızasını kazanayım” der. Molla Câmî ona sadece “kalbini” işaret eder !

★★★

Bir hikmetli hikâye: “Suskunlar Meclisi” (Meclis-i Hâmuşan)


Mevlânâ Abdurrahmân Câmî (1414-1492)’nin yaşadığı dönemde tanınmış âlimler, yazarlar ve bilginler, “Suskunlar Meclisi” (Meclis-i Hâmuşan) adını verdikleri bir heyet oluşturmuşlardır.

Bu meclis, üyelerini; çok düşünen, az konuşan ve az yazan insanlar arasından seçer. Meclisin üye sayısı ise otuz kişiyle sınırlı tutulmuştur.

Mevlânâ Abdurrahmân Câmî bir gün suskunlar meclisinin üyelerinden birinin öldüğünü duyar. Bunun üzerine üyeleri toplantı halindeyken toplantı yapılan binaya gelir. Binanın önünde bir kapıcı bekliyordur. Ona hiçbir şey demeden isteğini bir kağıda yazıp gönderir.

Meclis üyeleri Mevlânâ Câmî’yi çok yakından tanıyorlardır, fakat vefat eden üyelerinin yerine başka bir değerli insanı almışlardır. Mevlânâ Câmî’ye münasibince bunu ifâde etmek için bir yol üzerinde mutabık kalırlar. Bir bardağı ağzına kadar su ile doldurup kapıcıyla Mevlânâ Câmî’ye gönderirler. Bununla meclisin üye sayısının tam olduğunu, yeni bir kişiye yer olmadığını anlatmak istiyorlardır.

Kendisine, ağzına kadar su ile dolu bir bardak gönderilen Mevlânâ Câmî, meclis üyelerinin ne demek istediğini anlamıştır. O da hemen bahçedeki gülden bir yaprak koparıp yavaşça bardağın üstüne koyar ve kapıcıya verir, kapıcı bunu içeri götürür..

Meclis üyeleri ağzına kadar su dolu olan bardağın üzerine bir gül yaprağı konarak kendilerine geri gönderildiğini görünce durumu anlarlar. Böyle bir insana “meclisimizde yer yok!” anlamında tepeleme su dolu bardakla cevap verdiklerinden dolayı da çok üzülürler.

Otuzla sınırlı olan üye sayılarını da aşarak Mevlânâ Câmî’yi üye yapmaya karar verirler.

Mevlânâ Abdurrahmân Câmî meclise gelince başkan onun adını da listeye yazar. Üye sayısını belirten 30 sayısına bir “0” ekleyerek kendisine verir. Başkan bununla Mevlânâ Câmî’nin katılmasıyla meclisin değerinin on kat arttığını anlatmaya çalışıyordur. Listeyi eline alan Mevlânâ Câmî, kendisinin gelmesiyle meclisin değerinin on kat artmış olduğu düşüncesine katılmadığını göstermek için 30 sayısına eklenen 0’ı silip otuzun soluna “0” yazar…

Mevlânâ Câmî saygı ve alçak gönüllülük üzere verdiği bu cevapla, meclisin üye sayısını artırmadığı gibi, kendi değerinin, bu meclisin yanında solda sıfır olduğunu anlatmaktadır…

Sükût, çoğu kez konuşmaktan evlâdır…
Şahin’in mekânı padişahın sarayıdır, o kuşların sultanıdır, padişahla ava çıkar kuşları avlar, padişahın yanında da değeri yüksektir.
Ve Şahin, bin murat alır da (sır tutar) ancak birini bile söylemez…
Bülbül ise günü güne ekler, her gece sabaha kadar söylenir durur, gülün açılmasını bekler. Ancak o uyumadan gül açmaz, uyanınca ise gülü açılmış görür. Açıldığını göremediğinden de asla muradına eremez. Dikenler arasında muratsız ağlar, bahçenin dikenliğinde yüreğini dağlar.

Bülbül murat almadan bin söyler de, Şahin bin murat alır da birini demez. “Susan murat alır, söyleyen muratsız kalır.”

“Sormak ilim kapısını açar, susmak (tefekkür ve murakabe) hikmet kapısını”
★★★

Hikâye: “Mevlânâ Câmî ve Arabiye satılan deve”


Mevlânâ Abdurrahmân Câmî, Hicaz seferi esnâsında bir Arabî (Çölde yaşayan göçebe Arap) ile karşılaşır. Molla Câmî’nin güzel bir devesi vardır. O deve Arabî’nin hoşuna gider. Arabî, kendi kafasına göre bir fiyat biçerek o deveyi satın almak ister. Molla Câmî, Arabî’nin ısrârına dayanamayarak verilen fiyata devesini ona satar. Arabî, kendi yükünü yükler ve deveyi alıp gider…
Aradan on gün kadar bir zaman geçtikten sonra, o deve çölde kum fırtınasına tutulup ölür. Arabî, Mevlânâ Câmî’ye gelip;
-Bana hasta bir deveyi sattın, diyerek, küstahça sözler söyler. Molla Câmî, adama parasını geri vererek;
-Deve nerede öldü? buyurur. O da;
-Falan yerde, istersen gidip görelim, der. Molla Câmî, devenin öldüğü yere gitmeyi kabûl eder. Yola çıkmadan evvel, yakınlarından bir kimseye buyurur:
-Bu Arabî’nin ölümü yaklaştı!..
Arabî, Mevlânâ Câmî hazretlerini devenin kum fırtınasına tutulduğu yere getirince orada düşüp can verir…
Lütfen Paylaş