Paragraf Haber https://paragrafhaber.com Sun, 25 Oct 2026 13:26:38 +0000 tr hourly 1 https://paragrafhaber.com/wp-content/uploads/2026/10/cropped-cropped-cropped-paragraf-haber-logo-1-32x32.jpg Paragraf Haber https://paragrafhaber.com 32 32 Harput In The Mardin https://paragrafhaber.com/2026/10/25/harput-in-the-mardin/ https://paragrafhaber.com/2026/10/25/harput-in-the-mardin/#respond Sun, 25 Oct 2026 11:38:47 +0000 https://paragrafhaber.com/?p=449 “Mardin’de tarih dimdik yaşıyor, Harput’ta ise sadece dramatik bir anısı kalmış…”

Eski fotoğraflara bakıyorum; Harput’un o heybetli, yoğun ve katman katman yükselen konaklarını, medreselerini, sokak aralarından göğe doğru uzanan o muazzam şehir dokusunu seyrediyorum. Sonra gözlerimi bugünkü Harput’a çeviriyorum… Koca bir mazi yok olmuş; geriye rüzgârın estiği boş tepeler, birkaç restore edilmiş yapı, seyir terası ve türbe tabelaları cenneti kalmış.

O fotoğraflardaki görkemli konakların, sokak aralarından yükselen muazzam şehir dokusunun hesabını sormak istemeyen var mıdır acaba?

Bugün ne yazık ki Elazığ’ın gözbebeği dediğimiz Harput, canlı bir şehir olmaktan çıkmış; altı beton, üstü çay bahçesi bir “seyir tepesine” dönüştürülmüştür.

Peki ya Mardin?

Bir dönüp komşuya bakın!

Mardin sokaklarında yürürken taşın diliyle konuştuğuna, tarihin zamana direnip dimdik ayakta kaldığına şahit oluyorsunuz. Esnafı, kafeleri, tarihi otelleri ve sokaklarında yankılanan insan sesleriyle Mardin, geçmişini bir müze camının arkasına hapsetmemiş. Turist Mardin’e geldiğinde sadece bir manzarayı seyretmiyor; o tarihin içinde bizzat kayboluyor, çayını o tarihi konakların gölgesinde içiyor.

Peki, Harput’ta durum ne?

Sormak lazım aslında; Harput’a gelen bir turist iki türbe gezip, tepeden Elazığ’a bakıp, bir bardak çay içip gitsin diye mi bunca tantana?

Biz tarihi korumayı sadece birkaç dini yapının tozunu almaktan, geriye kalan koskoca medeniyeti yok oluşa terk etmekten ibaret mi sandık? Yoksa…

Elbette türbelerimiz, manevi değerlerimiz başımızın tacıdır; Harput’un ruhudur. Ancak bir şehri “şehir” yapan; onun sivil yaşamı, sokak kültürü, mimari bütünlüğü ve insanıyla kurduğu bağdır. Biz Harput’un asırlık kimliğini yok edip burayı bir piknik alanına çevirirken, Mardin o kimliği sırtlayıp bölgenin kültür turizmi başkenti oldu.

Buradan hakkını teslim etmemiz gereken noktalar da var elbette. Son yıllarda yapılan kazı çalışmaları, Harput Kalesi’ndeki gayretler, müze projeleri son derece kıymetlidir. Ancak sadece taş duvarlar veya türbe levhaları bir kenti yaşatmaya yetmez.

Çuvaldızı başkasına değil, en çok kendimize batırma zamanı geldi de geçiyor.

Harput’u hak ettiği yere taşımak istiyorsak eğer dünün enkazı üzerinde çay içip “Ah nerede o eski Harput” edebiyatı yapmayı bırakmak zorundayız. Yerel yönetimler, mülki idare ve bu şehrin insanları şapkayı önüne koymalıdır. Harput’un kaybettiğimiz sokak kültürünü ve sivil mimari kimliğini dünün fotoğraflarından okuyup bugüne yeniden kazandırmak zorundayız.

Aksi takdirde, Harput’un o eski heybetli dokusu ihya edilmediği sürece, buraya gelen her turist iki türbe gezip bir bardak çay içtikten sonra aynı şeyi söylemeye devam edecektir: “Mardin’de tarih yaşıyor, Harput’ta ise sadece anısı kalmış…”

Saygılarımla…

]]>
https://paragrafhaber.com/2026/10/25/harput-in-the-mardin/feed/ 0
Elazığ’da Bir Mahalle, Bir Yatır, Bir Yeşil Işık ve Harput’un Mumlu Tosbağaları https://paragrafhaber.com/2026/10/25/elazigda-bir-mahalle-bir-yatir-bir-yesil-isik-ve-harputun-mumlu-tosbagalari/ https://paragrafhaber.com/2026/10/25/elazigda-bir-mahalle-bir-yatir-bir-yesil-isik-ve-harputun-mumlu-tosbagalari/#respond Sun, 25 Oct 2026 11:36:41 +0000 https://paragrafhaber.com/?p=447 Elazığ’ın İcadiye Mahallesi’nde, Yakup Şevki Caddesi’nin Kıbrıs Şehitliği taraflarında geçen çocukluğumun ayrı bir yeri vardır bende. Mahalleye taşındığımızda henüz sekiz yaşında bir çocuktum. O dönem Savaş Sokak olarak bilinen sokağın üst köşesinde, depremden sonra yıkılan Altındişler Apartmanı’nın zemin katına taşınmıştık.

O yıllarda mahallede komşuluk bambaşkaydı. Komşuluk denilen şey, bugünkü gibi kapının önünde karşılaşınca selam vermekten ibaret değildi. Komşularımızın çocukları bizim kardeşimiz, biz de onların çocuklarından biri gibiydik. Çat kapı birbirimizin evine girer, akşamları bir evde toplanır, ertesi akşam başka bir evde otururduk. Neredeyse her gece birilerine misafir olur, onlar da bizim eve gelirlerdi.

Evimizin hemen karşısında Gazi İlkokulu vardı. Mahallenin çocuklarının büyük bir kısmı, sanırım bu okulun sıralarından geçmiştir. O zamanlar mahallede yaşayanların önemli bir bölümü Harput ve çevre köylerinden gelmiş ailelerdi. Üstelik çoğu birbirini atadan, dededen tanırdı.

Yeni tanışan iki kişinin sohbeti bile çoğu zaman şöyle başlardı:

— Nerelisin?

— Şuralıyım.

— Şuranın neresindensin?

— Kimlerdensin?

— Filancalardanım.

Birkaç soru daha sorulur, sonunda mutlaka bir yerden bir akrabalık, tanışıklık veya ortak geçmiş çıkardı.

— Ahan, şimdi tanıdım. Benim dedem senin dedenle şu işte çalışmışlar…

Böylece daha birkaç dakika önce tanımadıkları insanla geçmişten gelen bir bağ kurulur, sohbet koyulaşır, dostluk daha o anda pekişirdi.

Hafta sonları ise mahallece bir araya gelinir, Harput’a çıkılırdı. Harput, yalnızca gezilecek bir yer değil, bizim için adeta mahallenin ortak buluşma noktasıydı. Türbeler tek tek ziyaret edilir, dualar edilir, ardından Balakgazi Parkı’nda piknik havasında yemekler yenirdi. Akşam olunca da hep birlikte eve dönülürdü.

Biz çocuklar ise Harput’tan aşağıya çoğu zaman yürüyerek inmeyi tercih ederdik. Hem de güle oynaya…

Harput’un sözlü kültüründe mizahın, gençlik yaramazlıklarının ve halk inanışlarının önemli bir yeri vardı. Bizim mahallede de bunlardan bolca bulunurdu. Bunların içinde en çok ilgimizi çekenlerden biri, harap bir yapı içerisindeki yatır olduğuna inanılan yerle ilgili anlatılanlardı.

Mahallede, o yıkık evin içinde mübarek bir zatın yattığına inanılırdı. Bazı geceler evin içerisinde yeşilimsi bir nur ışığının dolaştığı söylenirdi. Uzaktan görenler, o ışığın bir nur olduğuna; ışıkla birlikte hareket eden gölgenin de mübarek bir zat olduğuna inanırlardı.

Dedikodu kısa zamanda bütün mahalleye yayılmıştı.

Biz ise çocukluk işte…

Merak deseniz tavan yapmış, yaramazlık deseniz sınır tanımıyoruz.

Bir gün kafaya koyduk; bu yatır her kimse, onu yakalayacaktık.

Geceleri evi gözetlemeye başladık. Planımız basitti. Işığı ilk gören çocuk diğerlerine haber verecek, biz de hep birlikte eve girip bu mübarek zatı yakalayacaktık.

Sonunda beklediğimiz gece geldi.

Yine o yeşilimsi ışık görüldü.

Haber mahallede çocuklar arasında hızla yayıldı. Sokağın bütün çocukları sessiz sedasız toplandık. Sonra hep birlikte yıkık eve girdik.

Ama içeri girdiğimizde gördüğümüz manzara karşısında neye uğradığımızı şaşırdık.

Karşımızda mahallemizin Ahmet Abisi oturuyordu. Yanında da daha önce hiç görmediğimiz birkaç arkadaşı vardı. Oturmuş, kendi hallerinde bir şeyler yiyip içiyorlardı.

Yedikleri şey leblebi ve peynirdi.

Ellerinde ise gazete kâğıdına sarılmış şişeler vardı.

O zaman ne içtiklerini tabii ki bize söylemediler.

Bir de yanlarında löküs lambası vardı. Lambanın yeşilimsi ışığı, uzaktan bakıldığında gerçekten de insanın hayal gücünü harekete geçirecek cinstendi.

Meğer Ahmet Abi ve arkadaşları, ihtiyaçlarını gidermek için evin başka bir bölümüne gidip geliyor, ellerindeki löküs lambası da karanlıkta onlara yol gösteriyormuş.

Mahallelinin uzaktan gördüğü ise bambaşka bir şeydi.

Onlara göre evin içinde yeşil bir nur dolaşıyor, o nurla birlikte de mübarek bir zat hareket ediyordu.

Biz çocuklar gerçeği öğrenince bütün gizem bir anda ortadan kalkmıştı.

Ahmet Abi bizi o gün usulen oradan uzaklaştırdı. Bir de kimseye gördüklerimizi anlatmamamız konusunda sıkı sıkı tembihledi.

Biz de söz verdik.

Ve gerçekten de söylemedik.

Bir de mahallemizin yaşlı delikanlılarından, Elazığ’ın Çilesiz ailesi mensubu Hüseynikli Kemal Çilesiz abimiz anlatmıştı:

“Gençken biz çok hızlıydık. Delikanlı çağlarımızdı. Bizim Harput’ta mübarek kabristanlar çoktur; Murat Baba, Arap Baba, Tayyar Baba, Üryan Baba gibi…

Harput’un eteklerinde zaman zaman eğlenceler düzenler, bir güzel kafayı da çekerdik. Bu eğlencelerde de genellikle millet uyanmasın diye, halk arasındaki adıyla tosbağaları (Kaplumbağa) toplar, sırtlarına birer mum diker, yakardık.

Tosbağaları ortaya salınca, sırtlarındaki mum ışıklarıyla ağır ağır gezmeye başlarlardı. Onlar karanlıkta ışıklarıyla dolaşırken biz de eğlenmemizi sürdürürdük.

Sabah olduğunda ise halk arasında bir dedikodu yayılırdı:

‘Harput’taki mübarekler bu gece nur ışıklarıyla geziyorlardı. Gözlerimizle gördük!’

Biz de uzaktan bu sözleri duyup kendi kendimize gülerdik.”

Ne güzel günlerdi…

Harput’un geceleri, gençlerin yaramazlıkları ve halkın inanışları birbirine karışır; bir gecelik eğlence, ertesi sabah koca bir şehir efsanesine dönüşürdü.

Yıllar sonra bir araya geldiğimizde o günleri hatırladıkça hâlâ güleriz. Bir zamanlar mahallede herkesin diline dolanan “mübarek Zat’ın aslında Ahmet Abi ile arkadaşlarının gece sohbeti ve bir löküs lambasından ibaret olduğunu, Harput’ta gece nur ışıklarıyla gezen mübareklerin sırtlarındaki mum ışıklarıyla ağır ağır gezen Tosbağalar olduğunu artık hepimiz biliyoruz.

Çocukluk işte…

Bazen bir mahallenin efsanesini kurar, bazen de o efsanenin sırrını kendi ellerimizle çözeriz.

Ama geriye, yıllar geçse de anlatmaktan bıkmadığımız güzel bir hatıra kalır.

Saygılarımla…

]]>
https://paragrafhaber.com/2026/10/25/elazigda-bir-mahalle-bir-yatir-bir-yesil-isik-ve-harputun-mumlu-tosbagalari/feed/ 0
Gözlerini Bir Genelevde Açmak! https://paragrafhaber.com/2026/10/25/gozlerini-bir-genelevde-acmak/ https://paragrafhaber.com/2026/10/25/gozlerini-bir-genelevde-acmak/#respond Sun, 25 Oct 2026 11:32:40 +0000 https://paragrafhaber.com/?p=445 “Fransız genelevinde 20 yıldır çalışan bir kadın odasında intihar eder ve elindeki notta; ‘Ben diğer fahişelerin bu işi para karşılığında yaptığını yeni öğrendim’ yazar…”

Yazar Nihat Genç, 12 Eylül 1980 askeri darbesi öncesinde içinde bulunduğu Ülkücü hareketten kopuşunu, ruhunun yaşadığı o devasa kırılmayı bu sarsıcı fıkrayla anlatır.

İlk duyulduğunda kara mizah gibi gelen bu hikaye, aslında bir insanın hayattaki en büyük trajedisini barındırır: İllüzyonun yıkılışı ve kutsal sayılan bir aidiyetin aslında kaba bir ticaret olduğunun anlaşılması.

İntihar eden o Fransız kadın, yirmi yıl boyunca bedenini teslim ettiği o soğuk odalarda fahişeliği bir “meslek” ya da “para kazanma aracı” olarak görmemişti. Onun dünyasında bu, belki de hayatın doğal akışı, bir varoluş biçimi, hatta adanmış bir ritüeldi. Çevresindeki herkesin aynı şeyi yaptığını görerek büyümüş, meseleyi ulvi bir zemine oturtmuştu. Ta ki o paraların ceplere girdiğini, o yatakların sadece birer ticari tezgah olduğunu fark edene kadar. O an, geçmiş yirmi yılın tüm anlamı bir anda lağıma karıştı. Ölüm, o utançtan daha hafifti.

12 Eylül öncesinin o karanlık, kanlı ve fırtınalı günlerinde, binlerce genç sokaklardaydı.

Sağdan ya da soldan…

Yaşları henüz yirmi bile olmayan bu çocuklar; vatanı kurtarmak, adaleti getirmek, büyük bir davanın neferi olmak için namluların ucunda yaşıyorlardı.

Nihat Genç de o çocuklardan biriydi. Onlar için bayrak, marşlar, semboller ve sloganlar hayatın ta kendisiydi. Ortada mukaddes bir kavga vardı ve bu kavga uğruna ölünürdü.

Sonra darbe oldu.

Zindanlar doldu, işkence tezgahları kuruldu, darağaçları hazırlandı. Ve o mahpushane köşelerinde, o meşhur “karıştır-barıştır” koğuşlarında ya da mahkeme salonlarında bir gerçek fısıldandı çocukların kulaklarına.

Gençlerin “vatan kurtarma” adını verdiği o kutsal savaşın, aslında küresel güçlerin, içerideki koltuk sevdalılarının ve derin odakların yazdığı bir senaryodan ibaret olduğu ortaya çıktı. Onlar kan dökerken, birileri iktidar koltuklarını sağlamlaştırıyor, birileri yeni düzenin muhasebe kayıtlarını tutuyordu.

İşte Nihat Genç’in kastettiği trajedi buydu.

Biz bu işi vatan için, bayrak için, Allah için yaptığımızı sanıyorduk; meğer yukarısı bu işi “para karşılığı”, yani güç, makam ve siyasi rant için yapıyormuş.

Bu uyanış, bir insanın yaşayabileceği en ağır zihinsel intihardır. İnandığın her şeyin koca bir yalan olduğunu, en temiz duygularının piyon olarak kullanıldığını anladığın an, içindeki o saf çocuk ölür.

Nihat Genç ve onun gibi düşünenler, o gün o ideolojik genelevin duvarlarına baktılar. Kendilerinin “aşkla” ve “adanmışlıkla” savunduğu o değerlerin, liderler ve sistem tarafından nasıl bozuk para gibi harcandığını gördüler. Diğerlerinin bu işi “para karşılığı” yaptığını, yani her şeyin arkasında soğuk bir pragmatizm olduğunu anladıklarında artık hiçbir şey eskisi gibi olamazdı.

Bugün de dönüp etrafımıza baktığımızda, o Fransız kadının notunu her köşe başında görebiliyoruz zaten.

Hâlâ bir davanın peşinden samimiyetle koşan, ama yukarının ihale hesaplarından habersiz olan temiz insanlarda,

Siyasi sloganları kutsal metin gibi savunan, ama savunduğu kişilerin lüks hayatlarını görmezden gelen kitlelerde…

Trajedi hiç değişmiyor.

Dünya sahnesi, adanmış ruhların, tüccarlar tarafından ucuza kapatıldığı bir pazar yeri olmaya devam ediyor.

Hayatını vatana ve cumhuriyete vakfeden büyük savaşçı, gerçek aydın, yazar Nihat Genç’in hikayesi, sadece bir geçmiş muhasebesi değil; ideolojilerin körleştirici ışığına karşı her dönemin insanına fırlatılmış sert bir uyanış tokadıdır.

Çünkü en acı ölüm, bedenin ölümü değil; uğruna ömrünü verdiğin değerlerin aslında koca bir yalandan ibaret olduğunu anladığın o saniyedir.

Saygılarımla…

]]>
https://paragrafhaber.com/2026/10/25/gozlerini-bir-genelevde-acmak/feed/ 0
Kültür Yolu Büyükşehirlerin mi?   https://paragrafhaber.com/2026/10/25/kultur-yolu-buyuksehirlerin-mi/ https://paragrafhaber.com/2026/10/25/kultur-yolu-buyuksehirlerin-mi/#respond Sun, 25 Oct 2026 11:30:26 +0000 https://paragrafhaber.com/?p=443 Türkiye Kültür Yolu Festivalleri yine açıklandı.

Yine büyükşehirler sahnede.

Işıklar yanıyor, konserler başlıyor, sergiler açılıyor.

Anadolu ise çoğu zaman seyirci koltuğunda kalıyor.

Peki; mesele sadece Ankara, İstanbul, İzmir mi?

Yoksa biz de biraz aynaya mı bakmalıyız?

Kültür yalnızca metropollerin tekelinde değildir.

Anadolu’nun hafızası, müziği, mimarisi, geleneği çoğu büyükşehirden daha derindir.

Mesela…

Harput başlı başına bir kültür rotasıdır.

Harput Kalesi surları tarih anlatır.

Ulu Camii asırlara meydan okur.

Hazar Gölü turizm potansiyelidir.

Böylesine bir şehir festival kapsamına alınmıyorsa, elbette sorulacak sorular vardır.

Ama…

Biz hazır mıyız?

Bir dosya hazırlayıp kapı çaldık mı?

Şehrin tüm dinamiklerini bir araya getirip ortak bir irade koyduk mu?

Sivil toplum, üniversite, belediye, oda, dernek aynı masada buluşabildi mi?

Fırat Üniversitesi var.

Kürsübaşı kültürü var.

Gastronomi var.

Tarihi mekân var.

Ama ortak vizyon var mı?

Kültür Yolu Festivali sadece konser getirmek değildir.

Planlama ister.

Tanıtım ister.

Dosya ister.

Lobi ister.

Israr ister.

Büyükşehirler sadece büyük oldukları için mi alıyor bu organizasyonları?

Yoksa biz küçük kaldığımız için mi?

Mesele Kültürse…

Elazığ hazır olabilir.

Ama hazır olduğunu göstermek zorunda.

Bu şehir geçmişiyle övünmeyi iyi biliyor.

Peki geleceği için proje üretmeyi ne kadar biliyor?

Kültür Yolu Festivali bir gün Elazığ’a gelirse, bu sadece merkezi kararın değil; yerel ısrarın sonucu olacak.

Kararımız ne olmalı peki?

Bekleyen şehir mi olacağız, yoksa isteyen şehir mi?

Saygılarımla…

]]>
https://paragrafhaber.com/2026/10/25/kultur-yolu-buyuksehirlerin-mi/feed/ 0
Eskiden Elazığ İnsan Kokardı! https://paragrafhaber.com/2026/10/25/eskiden-elazig-insan-kokardi/ https://paragrafhaber.com/2026/10/25/eskiden-elazig-insan-kokardi/#respond Sun, 25 Oct 2026 11:28:39 +0000 https://paragrafhaber.com/?p=441 Elazığ!

Sen eskiden bir şehirdin be…

Şehir değil, şefkatli bir ablaydın adeta;  tozun samimiydi, çamurun komşuluk kokardı.

Şimdi bakıyorum da her yer asfalt, her yer beton olmuş.  Ama insan yok!

Asfalt var, ama üzerinde yürüyen “WhatsApp grubu üyeleri” var sadece.

Sürsürü’den Doğukent’e kadar uzanan bir beton yaylası olmuşuz, üstünde de “görsel paylaşıp duygu kasan” modern göçebeler geziyor.

Eskiden mahalle kültürü vardı Elazığ’da.

Aksaray, Nail Bey, Rizaiye, İcadiye, Seko, Mustafapaşa …

Bir tabak aş gelir, üstüne de “Allah kabul etsin” denirdi.

Şimdi asansörde “merhaba” diyene bile şüpheyle bakıyoruz.

Biri hapşırsa, “çok yaşa” demek yerine önce Google’a yazıp “Asansörde yabancıya ‘çok yaşa’ demek güvenli mi?” Diye soruyoruz.

Apartman aidatları uçmuş, ama insaniyet sıfır!

Yahu komşuluk dediğin, “kapıyı tıklatmadan girebilmekti.”

Şimdi kapıyı çalsan, içeriden ses geliyor; “Kargo musun, ne istiyorsun?” diye.

Hastane Caddesi’nden Hozat Garajı’na inerdik, yanık salçalı köftenin kokusu sinerdi üstümüze.

Şimdi o kokunun yerinde tiktok canlı yayınında sucuk burger var.

Eskiden “açık hava mangalıydık”, şimdi “kapalı devre kokusuz toplum” olduk.

Bir köfteci doğru düzgün kalmadı ama her köşede “lüks döner konsepti” var.

Kardeşim, dönerin konsepti mi olur?

Ekmek arası et işte!

Hadi hadi!

PTT Meydanı’nda çağalar havuza girerdi, şimdi kimse kimseye , herkes birbirini “story”liyor.

Birine “ne güzel gülüyorsun” desen, “paylaşım izni var mı” diye soruyor!

Biz o zamanlar anı çekerdik, şimdi algoritma çekiliyor.

Sokaklar çocuk sesinden değil, bildirim sesinden inliyor.

“Ding!” biri yine like attı.

Oh, Elazığ da rahatladı (!)

Bakırçılar Çarşısı’nda “tık tık tık” sesleri arasında büyüdük.

Şimdi o sesin yerinde “POS cihazı çalışmıyor” diyen bir kasiyer var.

Eskiden sıcak bakır dövülürdü, şimdi klima altında “bir kahve de bana ısmarlasana” diyen influencer gençler dövülüyor.

Harput’tan şehre bakınca içimiz ısınırdı.

Şimdi bakınca “satılık arsa, manzaralı daire, temelden satış” yazıyor.

Harput dua ederdi, biz tapu peşine düştük.

O dua kokusu gitti, yerine “kira ne oldu?” sorusu geldi.

Eskiden Elazığ’ın delisi vardı; zararsız, yürekli, samimi…

Şimdi herkes “mantıklı” görünüyor ama birbirinin hakkını yerken yüzü bile kızarmıyor.

O eski deliler saf altındı, şimdikiler “kripto para delisi”.

Kuyumcular önünde esans kokardı hava, şimdi “Dubai parfümü” diye şişelenmiş plastik nostalji satılıyor.

Tespih dizen amcalar yok, “keşke dizilerde tespih çevirsem” diyen fenomenler var.

Açık fırında tepsiyle yemek taşıyan ustaların yerini, “paket serviste 45 dakika bekledim” diye şikayet eden vatandaş aldı.

Eskiden “gel bi çay iç” davetiydi, şimdi “DM’den yaz” bahanesi!

Biz muhabbetle büyüdük, şimdiki nesil “bildirimle.”

Bir çay demlemenin, bir selam vermenin bile retro sayıldığı günlerdeyiz.

Yine de umutsuz değilim.

Bir gün biri çıkacak, Karaçalı çeşmesinden bir tas su içecek, yüzünü silecek ve diyecek ki;  “Ula Elaziz… Sen eskiden de güzeldin ama, ben seni bu halinle de severim.”

O gün geldiğinde, belki biz de şehri değil de insan olmayı yeniden hatırlarız.

Çünkü mesele Elazığ’ın değil, bizim “kalbimizin kentsel dönüşümünde.”

Eskiden Elazığ insan kokardı, şimdi kokusuz deterjan gibi olduk.

Ama belki, bir sabah Harput’un ayazında burnumuz sızladığında, anlarız ki hâlâ içimizde tüten bir köz var.

Yeter ki rüzgârı “Wi-Fi”den değil, vicdandan estirelim!

]]>
https://paragrafhaber.com/2026/10/25/eskiden-elazig-insan-kokardi/feed/ 0
Bu Öfke Nedendir? https://paragrafhaber.com/2026/10/25/bu-ofke-nedendir/ https://paragrafhaber.com/2026/10/25/bu-ofke-nedendir/#respond Sun, 25 Oct 2026 10:55:36 +0000 https://paragrafhaber.com/?p=428 Bismillahirrahmanirrahim

Sabrımız, tükenmiş en ufak bir işte öfke patlaması yaşıyoruz.

Bir birimizi darp ediyor hatta ölümlerine sebeb oluyoruz.

Peygamber efendimizin hadisi zuhur ediyor.

Ahir zamanda ne ölen neden öldüğünü, öldüren de neden öldürdüğünü bilmeyecek.

İşte tam da bu hali Rabbimiz bize tarif ediyor. Âl-i İmran 134’te buyuruyor ki: “O takva sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allah için harcarlar, öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları sever.” Şûrâ 37’de de “O müminler ki, büyük günahlardan ve hayasızlıktan kaçınır, öfkelendikleri zaman bile affederler” buyuruyor.

Trafikte, komşulukta en ufak bir sözden veya hareketten rahatsız oluyoruz.

Bizler ne ara bu hale geldik.

Bizlerin davası inanç, vatan, namus değil miydi?

Bu hasletler için cihad edilir öfkelenirdi.

Komşuyu hoş görür dük.

Şimdi hepimiz bir birimizi bir kaşık suda boğacağız.

Peygamberimiz (s.a.v) nasihat isteyen sahabiye defalarca “Öfkelenme!” buyurdu. [Buhârî] Gerçek pehlivanı da tarif etti: “Gerçek pehlivan, güreşte rakibini yenen değil, öfke anında nefsine hakim olandır.” Ve öfkenin ilacını verdi: “Öfke şeytandandır, şeytan ateşten yaratılmıştır. Ateş ise su ile söndürülür. O halde biriniz öfkelendiği zaman abdest alsın.” [Ebû Dâvûd] Bir de “Biriniz öfkelendiğinde sussun” buyurdu.

İmam Gazali ne güzel söylemiş: “Öfke önce sahibini yakar. Öfke insanın aklını örter.” İmam Şafii de eklemiş: “Öfke gelir, akıl gider.” Mevlana diyor ki: “Öfke rüzgardır, bir müddet sonra diner. Ama kırdığı dal çoktan kopmuştur.” İbn-i Kayyim diyor ki: “Öfke, kalp kapısını çalan şeytandır. Kapıyı açarsan içeri girer.” Ömer bin Abdülaziz ise “Öfkeliyken verilen hüküm, sarhoşken verilen hüküm gibidir” demiş.

Anne babanın evlada evladın anne babaya

Akrabanın akrabaya ne saygısı ne sevgisi kalmış

Öfke ve nefret sarmış her halimizi

Hasan-ı Basri’nin dediği gibi “Mümin, öfkelendiğinde öfkesi onu haktan çıkarmaz.” Lokman Hekim oğluna “Oğlum, öfkelendiğinde üç şeyi hatırla: Allah’ın kudretini, kendi acziyetini ve ölümün yakınlığını” diye nasihat etmiş.

Ümitsiz değiliz Allah izni ile iyi nesiller gelecek. Rabbim bizleri öfkesini yutan ve affeden kullarından eylesin.

Amin amin ve selamun alel mürselin velhamdülillahi Rabbil alemin.

El Fatihama salavat.Özlem GÜRBÜZ

]]>
https://paragrafhaber.com/2026/10/25/bu-ofke-nedendir/feed/ 0
Işığın ve Anıların Dili https://paragrafhaber.com/2026/10/25/isigin-ve-anilarin-dili/ https://paragrafhaber.com/2026/10/25/isigin-ve-anilarin-dili/#respond Sun, 25 Oct 2026 10:20:12 +0000 https://paragrafhaber.com/?p=422 Fotoğraf çekmek, insanların çevrelerinde gördükleri güzellikleri, yaşadıkları anları ve duygularını kalıcı hâle getirmelerini sağlayan önemli bir sanat ve ifade biçimidir. Günümüzde teknolojinin gelişmesiyle birlikte fotoğraf çekmek oldukça kolaylaşmış, akıllı telefonlar sayesinde hemen herkes günlük yaşamında fotoğraf çekebilir hâle gelmiştir. Ancak fotoğrafçılık yalnızca bir görüntüyü kaydetmekten ibaret değildir. Aynı zamanda insanın çevresini daha dikkatli gözlemlemesini, olaylara farklı açılardan bakmasını, yaratıcılığını geliştirmesini ve kendi iç dünyasını keşfetmesini sağlayan bir uğraştır. Bir insanın gördüğü manzarayı, bir çiçeği, gökyüzünü ya da sıradan bir sokak görüntüsünü fotoğraflaması, aslında onun dünyayı nasıl algıladığını da ortaya koyar. Çünkü aynı görüntüye bakan insanlar farklı ayrıntıları fark edebilir ve birbirinden tamamen farklı fotoğraflar çekebilir.

Güzel ve etkileyici bir fotoğraf çekebilmek için bazı temel teknikleri bilmek önemlidir. Fotoğrafın çekildiği açı, ışığın yönü, kadrajın düzenlenmesi ve fotoğrafı çeken kişinin konuya olan uzaklığı, görüntünün etkisini belirleyen başlıca unsurlardır. Örneğin, göz hizasından çekilen fotoğraflar doğal ve gerçekçi bir görünüm sağlarken yukarıdan çekilen fotoğraflar konunun daha geniş bir açıdan görülmesine yardımcı olabilir. Aşağıdan çekim ise insanları veya nesneleri daha güçlü ve heybetli gösterebilir. Yakın çekimlerde yüz ifadeleri, gözler ve küçük ayrıntılar ön plana çıkarken uzak çekimlerde kişinin bulunduğu çevreyle ilişkisi daha belirgin hâle gelir. Bu nedenle fotoğraf çekerken yalnızca neyin görüntüleneceğine değil, o görüntünün hangi açıdan daha anlamlı olacağına da karar vermek gerekir.

Fotoğrafçılıkta ışık da en az açı kadar önemlidir. Gün doğumu ve gün batımı saatlerinde oluşan yumuşak ışık, fotoğraflara doğal ve estetik bir görünüm kazandırabilir. Pencere kenarında çekilen bir portrede gün ışığının yüze dengeli biçimde düşmesi, kişinin yüz hatlarını daha doğal gösterebilir. Bunun yanında kadrajın doğru ayarlanması, arka plandaki gereksiz ayrıntıların azaltılması ve fotoğrafın ana konusunun belirginleştirilmesi de etkileyici sonuçlar elde edilmesini sağlar. Örneğin, bir insanın fotoğrafını çekerken yalnızca yüzüne odaklanmak yerine onun bulunduğu ortamı da görüntülemek, fotoğrafa farklı bir anlam katabilir. Üçler kuralı gibi temel kompozisyon teknikleri kullanılarak fotoğrafın daha dengeli görünmesi sağlanabilir. Ancak bütün bu tekniklerin amacı belirli kurallara bağlı kalmak değil, kişinin anlatmak istediği duyguyu ve düşünceyi en etkili şekilde yansıtabilmesidir.

Fotoğraf çekmenin insanlara sağladığı önemli yararlardan biri, çevrelerine karşı farkındalıklarını artırmasıdır. Günlük yaşamın yoğunluğu içerisinde insanlar çoğu zaman işlerine, sorumluluklarına ve sorunlarına odaklanarak çevrelerinde gerçekleşen küçük güzellikleri fark edemeyebilirler. Oysa fotoğraf çekmek, kişinin durup çevresine bakmasını ve normalde gözden kaçırabileceği ayrıntıları keşfetmesini sağlar. Bir ağacın yapraklarındaki renk değişimi, yağmurdan sonra kaldırımda oluşan yansımalar, gökyüzünün farklı tonları ya da bir kedinin güneş ışığında uyuması, fotoğraf çekmek isteyen biri için anlamlı bir görüntüye dönüşebilir. Bu süreçte kişi, sürekli geçmişi düşünmek veya gelecekle ilgili kaygılanmak yerine içinde bulunduğu ana daha fazla odaklanabilir. Böylece fotoğrafçılık, günlük yaşamın temposundan uzaklaşmaya ve bilinçli farkındalığı geliştirmeye yardımcı olabilecek bir etkinlik hâline gelir.

Fotoğraf çekmek, kişinin duygularını ifade etmesine de katkıda bulunabilir. İnsanlar bazen yaşadıkları duyguları kelimelerle anlatmakta zorlanabilirler. Üzüntü, yalnızlık, huzur, mutluluk, özlem ve umut gibi duygular bir fotoğraf aracılığıyla ifade edilebilir. Örneğin, boş bir sokak kişinin yalnızlık duygusunu temsil ederken deniz kıyısında çekilen bir fotoğraf ona huzuru ve özgürlüğü hatırlatabilir. Aynı fotoğraf farklı insanlar için farklı anlamlar taşıyabilir. Çünkü bir görüntünün anlamı yalnızca fotoğrafın içeriğine değil, onu çeken kişinin yaşantılarına ve duygularına da bağlıdır. Bu yönüyle fotoğrafçılık, insanın kendi iç dünyasını anlamasına ve duygularını farklı bir yolla ifade etmesine olanak tanır.

Psikolojik açıdan değerlendirildiğinde fotoğrafçılık, kişinin kendisine zaman ayırmasını ve zihinsel olarak dinlenmesini destekleyebilir. Fotoğraf çekerken doğru açıyı bulmaya, ışığı incelemeye ve görüntüyü oluşturan ayrıntılara odaklanmak, kişinin dikkatini günlük kaygılarından bir süreliğine uzaklaştırabilir. Özellikle doğada fotoğraf çekmek, çevreyle bağ kurmayı ve sakinleşmeyi destekleyen bir deneyim olabilir. Bununla birlikte fotoğrafçılığın her insanda aynı etkiyi yaratmayacağı unutulmamalıdır. Fotoğraf çekmek bazı insanlar için rahatlatıcı bir hobi olurken bazıları için sanatsal bir üretim veya mesleki bir uğraş anlamına gelebilir. Bu nedenle fotoğrafçılığın psikolojik yararları kişinin ilgi alanlarına, deneyimlerine ve etkinliği nasıl gerçekleştirdiğine göre değişebilir.

Fotoğraf çekmenin bir diğer önemli katkısı, insanın kendisini ve yaşamını farklı bir gözle değerlendirmesine yardımcı olmasıdır. Özellikle öz portre çekimleri, kişinin kendisini nasıl gördüğünü, hangi özelliklerini ön plana çıkarmak istediğini ve kendisini nasıl ifade ettiğini düşünmesine fırsat verebilir. Burada önemli olan yalnızca güzel görünmek veya başkalarının beğenisini kazanmak değildir. Kişinin kendisini olduğu gibi kabul etmesi, farklı yönlerini keşfetmesi ve kendi bakış açısına değer vermesi de önem taşır. Fotoğraf çekmek, kişinin zaman içerisinde değişimini gözlemlemesine ve geçmişteki hâliyle bugünkü hâli arasında bağlantı kurmasına da yardımcı olabilir. Böylece fotoğraflar, yalnızca dış görünüşü kaydeden görüntüler değil, kişinin kişisel yolculuğunu yansıtan araçlar hâline gelir.

Fotoğraflar aynı zamanda anıların korunmasında önemli bir rol oynar. Aile buluşmaları, arkadaşlarla geçirilen güzel zamanlar, seyahatler, mezuniyetler ve günlük yaşamdan küçük kesitler yıllar sonra bile yeniden hatırlanabilir. Bazen eski bir fotoğrafa bakmak, uzun zamandır hatırlanmayan bir olayı veya unutulmuş bir duyguyu yeniden canlandırabilir. İnsan, geçmişte çektiği fotoğrafları incelediğinde hayatında meydana gelen değişimleri fark edebilir, yaşadığı deneyimleri değerlendirebilir ve kendi yaşam öyküsünü daha iyi anlayabilir. Bu nedenle fotoğrafçılık yalnızca bugünü kaydetmek değil, gelecekte hatırlanabilecek bir geçmiş oluşturmak anlamına da gelir. Ancak bazı fotoğrafların üzüntü ve özlem gibi duyguları da uyandırabileceği göz önünde bulundurulmalıdır.

Fotoğrafçılığın sosyal ilişkiler üzerinde de olumlu etkileri olabilir. Birlikte fotoğraf çekmek, insanların ortak bir etkinlik etrafında buluşmasını ve birlikte anılar oluşturmasını sağlar. Arkadaşlarla yapılan bir gezide fotoğraf çekmek, aile üyeleriyle anıları kaydetmek veya fotoğrafçılık topluluklarına katılmak kişiler arasındaki iletişimi güçlendirebilir. Ayrıca fotoğraflar, insanların kendi yaşam deneyimlerini başkalarıyla paylaşmalarına ve farklı bakış açılarını tanımalarına yardımcı olabilir. Fotoğrafçılık sayesinde insanlar yalnızca kendi çevrelerini değil, başka insanların yaşamlarını ve dünyayı algılama biçimlerini de keşfedebilirler. Bu durum empati kurmayı ve farklı deneyimlere karşı daha anlayışlı olmayı destekleyebilir.

Fotoğraf çekmek, yaratıcılık ve kişisel gelişim açısından da değerlidir. Farklı açılar denemek, ışığı doğru kullanmak, renkleri bir araya getirmek ve bir görüntüye anlam kazandırmak zaman içerisinde kişinin gözlem ve estetik değerlendirme becerilerini geliştirebilir. Çekilen fotoğrafları incelemek, yapılan hataları fark etmek ve yeni teknikler öğrenmek sabırlı olmayı ve sorunlara farklı çözümler üretmeyi destekler. Kişinin kendisine küçük hedefler koyması, örneğin her gün farklı bir ayrıntının fotoğrafını çekmesi veya belirli bir konuyu fotoğraflarla anlatması, üretkenlik duygusunu artırabilir. Ortaya çıkan çalışmaları görmek ve zaman içerisinde ilerleme kaydettiğini fark etmek de kişinin kendine olan güvenini destekleyebilir.

Fotoğrafçılık yalnızca kişisel ve psikolojik yararlarla sınırlı değildir; ekonomik ve mesleki fırsatlar da sunabilir. Portre, ürün, düğün, etkinlik, doğa ve mimari fotoğrafçılığı gibi alanlarda uzmanlaşan kişiler, gerekli bilgi ve deneyimi kazandıklarında bu uğraşı bir mesleğe dönüştürebilirler. Fotoğraf düzenleme ve dijital içerik üretimi gibi beceriler de farklı çalışma alanlarında kullanılabilir. Ancak bu alanda gelir elde edebilmek için yalnızca fotoğraf çekmeyi bilmek yeterli değildir. Teknik donanım, uygulama deneyimi, bir portföy oluşturmak, müşteri ilişkilerini yönetmek ve çalışmalarını tanıtmak da önemlidir. Dolayısıyla fotoğrafçılık ekonomik kazanç sağlayabilecek bir alan olmakla birlikte başarı, kişinin emeğine, becerilerine ve çalışma koşullarına bağlıdır.

Fotoğraflar toplumsal açıdan da önemli bir işlev üstlenir. Belgesel fotoğrafçılık aracılığıyla çevre sorunları, kültürel miras, toplumsal olaylar ve insanların yaşam koşulları görünür hâle getirilebilir. Böylece fotoğraflar yalnızca güzel görüntüler oluşturmak için değil, insanlara bilgi vermek, farkındalık oluşturmak ve toplumsal konular üzerine düşünmelerini sağlamak için de kullanılabilir. Bununla birlikte fotoğraf çekerken kişisel mahremiyete saygı göstermek, insanların iznini almak ve görüntüleri paylaşırken dikkatli davranmak gerekir. Özellikle sosyal medyada beğeni kazanma isteğinin fotoğraf çekmenin asıl amacının önüne geçmemesi önemlidir. Fotoğrafçılık, başkalarıyla yarışmak yerine kişinin kendi bakış açısını geliştirdiği ve keyif aldığı bir etkinlik olarak da sürdürülebilir.

Sonuç olarak fotoğraf çekmek, insanın çevresini daha dikkatli gözlemlemesini, duygularını ifade etmesini, anılarını korumasını ve yaratıcılığını geliştirmesini sağlayan çok yönlü bir uğraştır. Doğru açı, ışık ve kadraj kullanımı fotoğrafların estetik değerini artırırken çekim sürecinde yapılan gözlem ve denemeler kişisel gelişime katkıda bulunabilir. Psikolojik açıdan fotoğrafçılık, bazı insanlar için rahatlama, öz farkındalık ve sosyal bağların güçlenmesi açısından destekleyici olabilir. Mesleki açıdan ise yeni beceriler kazandırarak ekonomik fırsatların oluşmasına imkân tanıyabilir. Aslında fotoğraf çekmenin en önemli yönlerinden biri, insanın alışılmış görüntülere yeniden bakmasını sağlamasıdır. Bazen herkesin önünden geçip gittiği sıradan bir ayrıntı, dikkatli bir gözle incelendiğinde anlamlı ve etkileyici bir görüntüye dönüşebilir. İnsan objektifini çevresine yönelttiğinde yalnızca dış dünyayı kaydetmez; aynı zamanda kendi bakış açısını, duygularını ve dünyayı anlama biçimini de keşfeder. Bu nedenle fotoğrafçılık, hayatı daha dikkatli gözlemlemenin, güzellikleri fark etmenin ve yaşanan anlara yeni anlamlar kazandırmanın değerli yollarından biridir.

]]>
https://paragrafhaber.com/2026/10/25/isigin-ve-anilarin-dili/feed/ 0
Elazığ’ı Koklayarak Koruyanlar Da Varmış! https://paragrafhaber.com/2026/10/25/elazigi-koklayarak-koruyanlar-da-varmis/ https://paragrafhaber.com/2026/10/25/elazigi-koklayarak-koruyanlar-da-varmis/#respond Sun, 25 Oct 2026 10:05:00 +0000 https://paragrafhaber.com/?p=396 Keşke bazı insanlar da burunlarını sadece kendi işlerine soksaydı…

O zaman bu köpekler, işsiz kalırdı.

Ama ne mümkün!

Allah için söyleyin, bu memlekette “işini hakkıyla yapan” var mı derseniz…

Bize insan lazım ama köpekler yetişiyor!

Ah o Alex! Ah o Nina! Veee en son sahaya inen Jandarma’nın cevval çocuğu Zıh!

Elazığ’daki narkotik köpekleri…

Diyeceğim o ki; Bu şehri koklayarak koruyanlar, dört ayak üstüne düşenler!

İnsan az, onlar çok şükür var…

Her kokuda dosya arayan baba kurt ALEX

Alex’i tanımayan kalmadı artık.

Öyle bir burun ki, sınava girse ÖSYM kopyacısını sınıftan alır!

Sadece uyuşturucu değil, gümrük kaçakçılığından sahte diplomaya kadar ne varsa…

Alex buluyor!

Elazığ Emniyeti’nin “K9” kodlu süper dedektifi.

Üzerine giydiği yeleğiyle adeta burunlu bir komandoya dönüyor.

Kimi zaman karayolu, kimi zaman tren garı…

Dön bak, Alex yine burnunun peşinde, suçun ensesinde.

Dişi ama taştan sert NİNA

5 yılı aşkın süredir Elazığ’ın en kokulu işlerine burnunu sokan Nina…

Yalnızca görev köpeği değil, adeta dört ayaklı bir laboratuvar!

Biri “4 ton madde yakalamış” dedi geçen, biz önce “abartı” dedik…

Ama baktık ki dosyalar kabarıyor, çuvallar açılıyor, Nina hep orada!

Kendisini gören suçluların çoğu teslim oluyor zaten.

Nina gelmişse, suçlu kaçmış demektir.

Yani Elazığlıların dilinde; “Nina geldi mi? Eyvah!”

Jandarmanın burnu, köylünün umudu, ZIH

Ve işte yeni fenomenimiz ise Zıh!

Zıh dedik mi, jandarma kontrol noktalarında esrara “hık” diyen, diş macunu kapağını burnuyla çeviren yiğit bir köpekten söz ediyoruz.

Adı gibi sert, burnu gibi net!

Geçenlerde diş macununun içinden esrar çıkardı da…

Bazıları “köpek bu, nasıl açtı o kapağı” diye sordu.

Biz de dedik ki;

“Zıh, köpek değil; Zıh, jandarma onurudur. Zıh, ruhsatlı burundur!”

Bazen insanlardan çok köpeklere güveniyoruz.

Çünkü köpeklerin rüşvet defteri yok, mesai kaytarma huyu yok, “benim amcam valiydi” gibi bahanesi yok!

Dertleri belli: Haksız kokunun peşinde koşmak.

Yani sevgili okur, bu şehirde bazıları kokudan köşe dönerken…

Bazıları da kokuyla suça set çeker.

Alex, Nina, Zıh…

Kuyruk sallayan kahramanlar…

Bize düşense;

Onlara mama, suçlulara ceza!

Saygılarımla…

]]>
https://paragrafhaber.com/2026/10/25/elazigi-koklayarak-koruyanlar-da-varmis/feed/ 0
Kentsel dönüşüm… Ve ‘ikna edilemeyen’ vatandaşlar meselesi… https://paragrafhaber.com/2026/10/25/kentsel-donusum-ve-ikna-edilemeyen-vatandaslar-meselesi/ https://paragrafhaber.com/2026/10/25/kentsel-donusum-ve-ikna-edilemeyen-vatandaslar-meselesi/#respond Sun, 25 Oct 2026 09:51:45 +0000 https://paragrafhaber.com/?p=394 Elazığ için artık bir tercih değil, hayati bir zorunluluk haline geldi.

Ama görünen o ki, bu zorunluluğu hem yönetenler hem de yönetilenler gerektiği gibi anlamakta ve anlatmakta zorlanıyor gibi.

Elazığ Belediye Başkanı Şahin Şerifoğulları, kentsel dönüşümde “kritik eşiğe” gelindiğini söylüyor.

O eşiğin ne kadar “kritik” olduğunu, 24 Ocak 2020’de yıkılan binaların enkazında canlarını yitiren insanlarımızla zaten ispatlandığını gördük ve yaşadık biz.

O gün “bir daha asla” diyen bizler, bugün yine pazarlık masalarında metrekare hesabı yapıyoruz.

Belediye, İstasyon Caddesi’nden başlayarak Sarayatik, Akpınar ve Çarşı Mahallelerini kapsayan büyük bir dönüşüm planı için sahaya çıkmış durumda. Dönüşüm ofisleri kurulmuş, vatandaşlarla birebir görüşmeler yapılarak teklifler hazırlanmış.

Ama ya sonra?

Sonrasında da ‘ikna edilemeyen’ vatandaşlar meselesi baş göstermiş…

Peki, soruyoruz şimdi bu halk neden ikna olmuyor?

“Serbest müteahhitten daha iyi şartlar sunuyoruz ama kabul görmüyor” demek kolay.

Peki, bu tekliflerin içeriği yeterince şeffaf mı?

İnsanlara gerçekten ne verileceği net mi?

Yoksa broşürlerle dolaşan muğlak vaatler mi hâkim sahaya?

Unutmayalım, vatandaş geçmişte “yardım” diye verilen konteynerlerin, “geçici” diye verilen evlerin yıllarca geçici kaldığını da gördü. Güven duygusu yıkıldığında, teklif ne kadar iyi olursa olsun ikna etmek zordur.

Öte yandan, vatandaş da artık ‘benim binam sağlam’ masalını bırakmalı. Zemin zayıf, yapı stoğu yorgun. Deprem unutmaz, biz unutuyoruz. Yine sallandığında yine ağlamayalım.

Müteahhitlere fazla güvenip, belediyeye kuşkuyla bakmak da ayrı bir çelişki. Çünkü o bireysel çıkarla hareket eden müteahhit, yarın ortadan kaybolabilir. Ama kamu eliyle yürüyen bir dönüşüm, en azından denetim altında olur.

Başkan Şerifoğulları diyor ki; “Bireysel kaygılar süreci tıkıyor.”

Doğru ama eksik.

Bu bireysel kaygılar, geçmişin kurbanı. Sadece bugünün değil. İnsanlar bir şey kaybetmek istemiyorsa, bu anlaşılır. Ama kaybettiklerinde canları olacaksa, iş değişir. İşte bu farkı iyi anlatamıyor, iyi yönettiremiyoruz.

Bu dönüşüm, bir hükümet politikası ya da belediye vaadi değil sadece. Bu bir hayat meselesidir.

Ama hayatı dönüştürmek, önce zihinleri dönüştürmekle başlar. Çünkü bazen en riskli bina, insanların kafasının içindeki “bana bir şey olmaz” duvarıdır.

Şimdi el birliği zamanı.

Devlet de işini dürüstçe yapacak, vatandaş da hakkını ararken vicdanını susturmayacak.

Yarın çok geç olabilir.

Ama bugün hâlâ bir umut var.

Saygılarımla…

]]>
https://paragrafhaber.com/2026/10/25/kentsel-donusum-ve-ikna-edilemeyen-vatandaslar-meselesi/feed/ 0
Elazığ’da Toplu Ulaşımın İnsan Yüzü , Direksiyon Başında Duygusal Farkındalık https://paragrafhaber.com/2026/10/25/elazigda-toplu-ulasimin-insan-yuzu-direksiyon-basinda-duygusal-farkindalik/ https://paragrafhaber.com/2026/10/25/elazigda-toplu-ulasimin-insan-yuzu-direksiyon-basinda-duygusal-farkindalik/#respond Sun, 25 Oct 2026 09:36:34 +0000 https://paragrafhaber.com/?p=389  

Elazığ Belediyesi, toplu ulaşımda hizmet kalitesini artırmak için çaba gösteriyor. Gönül isterdi ki bu çabalar, sadece seminer salonlarında değil, bizzat otobüslerin içinde, duraklarda, şehir trafiğinin içinde hissedilsin. Ama yine de atılan adımları görmezden gelmek, yapılan işi küçümsemek haksızlık olur.

Geçtiğimiz günlerde Elazığ Belediyesi Engelsiz Yaşam Merkezi’nde, toplu taşıma şoförlerine yönelik bir seminer düzenlendi. Konu, iletişim ve duygusal farkındalık. Katılımcılar arasında Belediye Başkan Yardımcısı Nazif Bilginoğlu da vardı. Seminerde, Munzur Üniversitesi’nden Klinik Psikolog Yılmaz Kaplan ve Psikolog Gökçe Bulut tarafından stres yönetiminden öfke kontrolüne, kurumsal iklimden takım ruhuna kadar pek çok başlıkta bilgi verildi.

Evet, kulağa umut verici geliyor. Hele ki “duygusal farkındalık” gibi, kamusal hizmetin en çok ihtiyaç duyduğu kavramlar konuşuluyorsa…

Elazığ Belediyesi’ne bu adımı için bir “alkış” gönderiyoruz.

Ancak;

Şikayet var. Com sitesini biliyor musunuz bilmem. Lakin burada Elazığ Belediye Otobüsü Şoförleri hakkında yapılmış bir çok şikayeti de bulmak mümkün.

Elazığ sokaklarında hâlâ klima çalıştırmayan otobüslerden tutunda selamlaştığında suratına bakmayan, hatta agresifleşen şoförlere kadar bir çok şikayeti okuyabilirsiniz bu sitede. Duygusal farkındalık eğitimi verilen bir şoför, sabah saatlerinde işe geç kalan bir yolcuyla girdiği münakaşa sonrasında aşırı saygısız bir şekilde konuşup, “istediğin yere şikayet et” diyerek otobüsten indirmekle tehdit ediyorsa, o zaman verilen eğitimin sahaya yansıyıp yansımadığını sorgulamak şart.

Hele hele Özge isimli kadının bu konuda yaptığı serzeniş ise neredeyse tüm şikayetleri kapsar nitelikte. Özge Hanım şoförler konusunda oldukça dertli anlaşılan. Bakın ne diyor. “Otobüste sigara içmeyi biliyorlar, insanlara bağırmayı biliyorlar, telefonla konuşmayı biliyorlar. İnsanlar durakta olmasına rağmen almamayı biliyorlar, müzik dinlemeyi biliyorlar, insanları üst üste doldurmayı biliyorlar. Sanki arkada futbol sahası var ama bir konumlarını açmayı bilmiyorlar, ellerine yapışıyor.”

Bu serzenişten dolayı da diyorum ki;

Evet, Başkan Şahin Şerifoğulları’nın da bu konuya hassasiyetle yaklaştığı söyleniyor. Ama hassasiyet, uygulamaya dökülmediği sürece sadece bir niyetten ibarettir. Her yapılan eğitimden sonra vatandaşa düşen memnuniyet artmıyorsa, o seminerlerin sadece kağıt üzerinde kalıp kalmadığını sorgulamak gerekir. Sonuç olarak, iyi niyet yetmez, denetim de gerekir diye düşünüyorum.

Belediye Başkan Yardımcısı Nazif Bilginoğlu’nun “şoförlerimiz, Elazığ Belediyesi’nin yüzüdür” sözü doğru. Fakat o yüz bazen tebessüm ediyor, bazen çatılıyor. Gerçekten, şoförlerimizin mesleki yorgunlukları, sosyal baskılar ve stres altında çalıştıkları ortada. O yüzden bu tarz seminerler sadece birer seminer olarak kalmamalı. Şoför psikolojisini ayakta tutacak çalışma koşulları, destek sistemleri ve kurumsal takip mekanizmaları da olmalı.

Toplu taşıma bir şehrin damar sistemidir. Şoförler ise bu sistemin kanı pompalayan kalbidir. Kalbi beslemek istiyorsak, sadece bilgiyle değil, anlayışla, denetimle ve destekle yaklaşmalıyız. Eğitim güzeldir, ama eğitimle birlikte takip, dönüşüm ve süreklilik de gerekir.

Çünkü mesele, sadece direksiyon başında kalmak değil; yolculuğu insan gibi yapabilmektir.

Saygılarımla…

]]>
https://paragrafhaber.com/2026/10/25/elazigda-toplu-ulasimin-insan-yuzu-direksiyon-basinda-duygusal-farkindalik/feed/ 0